1  |  2  |  3  |  4  |  5  |  6 |  7 |  8  |  9  |  10  |  11  |  12


  • sergiden haberler

    1  |  2  |  3  |  4  |  5  |  6  |  7  |  8 | 9


  •          

  • NÂZIM'IN RESME DÜŞKÜNLÜĞÜ

    Pirâye Hanım'ın koleksiyonundan derlenen bölümde büyük ozanın özellikle hapishane döneminde yaptığı portreler, desenler, defterler ve elişleri ilk kez sergileniyor. Oğul ve ana, yıllar sonra aynı çatı altında yan yana geliyor. Sergiye Memet Fuat'ın yazdığı Nâzım Hikmet kitabı eşlik ediyor.

    Nâzım resim yapmaya annesine özenerek başlamış olmalı. Celile Hanım'ın ressamlığı varlıklı bir kadının oyalanmak için seçtiği bir hobi değil, bir tutkuydu. Ressam olmak için evini barkını dağıtıp Paris'e gittiği söylenirdi.

    Kadıköy'de oturduğumuz yıllarda, Nâzım, annem, ben arada bir ona giderdik. Odaları yaptığı tablolarla doluydu. Evi tam anlamıyla bir ressamın eviydi. Resimden başka bir şey düşünmediği açıktı.


    Yalnız yaşıyordu, ama her zaman çok süslüydü. Güzelliğe vurgun bir insan olarak anılırdı.

    Yüzünü aşırı boyadığı için Nâzım kızar, söylenir. "Şimdi hepsini silmezsen, çıkıp gidiyorum" diye kapıya yönelirdi.

    Celile Hanım boyalarını silmeye yanımızdan hemen ayrılınca, annem,"Nâzım, niye böyle yapıyorsun, o bir ressam , yüzünü de bir tablo gibi boyuyor, niye anlamıyorsun!" diye fısıldardı.

    Ben de merakla bakınırdım iş nereye varacak diye...

    Nâzım'ın resim yaptığını ilk Mithat Paşa köşkünde oturduğumuz yıllarda görmüştüm.Ama bunlar yağlıboya ya da pastel resimler değildi. Karakalemle i,ya da yumuşak bir kurşunkalemle mi, bilmiyorum, evdeki herkesin yandan kafalarını çizmişti.

    Hani eğlence yerlerinde ressamlar vardır, belli bir para karşılığında resminizi çiziverirler, onlar gibi...

    O gün salondaki şöminenin önüne Adnan Ağabey'in çizim tahtasını yerleştirerek kendine bir yer yapmış, biz de sırayla gidip karşısına oturmuştuk. Bayağı da benzetiyordu.

    Vedat Başar, her zaman olduğu gibi işin gırgırındaydı. "Nâzım sen aç kalmazsın" diye takılıyor, bir panayırda tezgah açsa günde kaç para kazanacağını hesaplıyordu.

    O çizimlerin yok olup gittiğini sanıyordum.

    Yıllar snra bir gün Maslak'ta Adam Yayınları'nda otururken, Rasih Nuri İleri'nin üst katımızda, Ana Britannica'da çalışan oğlu Suphi Nuri İleri elinde onlardan ikisiyle geldi:

    "Bunları babam bir sahafta bulup almış, size göstermek istedim."

    Çok şaşırmıştım...Nasıl olmuş da bir sahafın eline gelmişlerdi?

    Vedat Başar, Fahamet Teyzemin, Fifi'nin kocası. Leman Teyze ise Fifi'nin çok sevdiği bir arkadaşı, ona da teyze derdim. Kadıköy'deki apartmandayken bizimle otururdu, Mithat Paşa Köşkü'ne de sık sık gelip gece yatısına kalırdı.

    Öteki resimler kim bilir nerede, kimlerdeydi? Nenem, Fifi, annem, Selma Teyzem, Adnan Ağabey, ben evde kim varsa, hepimiz sırayla oturmuştuk Nâzım'ın karşısına.

    O günün dışında Nâzım'ı resim yaparken gördüğümü anımsamıyorum.

    Bir de işte kitap okurken kurşunkalemle kapaklara, kapak içlerine, kenar boşluklara çizimler yapardı. Genellikle gemi, yelkenli, çiçek, el, göz çizimleri, korkunç suratlar...

    Resim yapmaya düşkünlüğü İstanbul Tevfikhanesi'nde başlayıp Çankırı Cezaevi'nde tam anlamıyla patlak verdi

    Yağlıboya, guvaş, pastel, karakalem...

    Cezaevinin içinden görünümler, mahkumların, Pirâye'nin, kendisinin portreleri...

    Sonra Bursa Cezaevi'nde de arada bir yoğunlaşarak sürdü.

    Sanırım bu onun için dinlendirici, oyalayıcı bir uğraştı.

    "Bugünlerde kendimi bütünüyle resme verdim" deyip başka herşeyi bıraktığı olurdu.

    Balaban'ın yeteneğini sezip gereçlerini ona armağan ettikten sonra resmin yapmadığı söylenir, ama açlık grevi sırasındaÜsküdar Paşakapısı Cezaevi'nde kendisini görmeye gittiğim bir gün, bana akrabası olan Mehmet Ali Aybar'ı tanımaktan duyduğu mutluluğu aktarmış, "Birlikte resim yapıyoruz, o benden daha iyi ressam" demişti.

    Cezaevinden çıktıktan sonra, Türkiye'de ya da Sovyetler Birliği'nde resim yapıp yapmadığını bilmiyorum.

    Pirâye'nin resimlerindeNâzım'ın onun iç dünyasını yansıtmayı çok iyi başardığı kanısındayım. Bunu kendisi de bilmiyordu.

    1940'ta Çankırı'da yapıp neneme gönderildiği pastel bir Pirâye resminin altına şöyle yazmıştı: "Anne, ancak sen ve ben onu böyle görürüz, ve ancak sana yahut bana kızdığı zaman bu kadar şirin olur".

    Bir başkasına da şöyle:
    "Attığın taş dediğin kuşu vurmuyor."

    Çizdikleri Pirâye'nin belli durumlardaki görünümleriydi...
    Annemi tanıyanlar, "İyi yakalamış" derlerdi.
    Nâzım!ın resimlerinde toplumsal bir bildiri yoktu. Yalnızca, Bursa Cezaevi'nde yaptığı iki resimde bunu denemiş, doktor kapısında sıra bekleyen hastalar ile savaşa giden askerleri renklerle etkili kılmaya çalışmıştı.

    Cesur, öncü ve üretkendi


    Yağlıboya, desen, pastel ve suluboyaları sergilenen Celile Hanım (Selanik 1880 - Ankara 1956), babası Enver Paşa tarafından özenle yetiştirirlir. vals yapmayı, piyano çalmayı, Fransızca ve Almanca konuşmayı erken yaşlarda öğrenir. Padişahın özel ressamı İtalyan ressam Fausto Zonaro'dan aldığı özel derslerin yanı sıra eğitimini Roma ve Paris'te sürdürür. İleri düşünceye sahip, çağının çok ötesinde bir kadın olarak karşımıza çıkar Celile Hanım. 1900'lü yılların başında İstanbul'da güzelliği "dillere destan"dır. Bir düğünde tanışarak evlendiği Hikmet Bey'den 1. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru boşanır. Berline giderek yoğun resim çalışmaya başlar. Celile Hanım 40 yaşından sonra Paris'e, resim akademisinde eğitim almaya gider. daha önce ağırlık verdiği portre ressamlığından sonra bu kez çıplak etütler ve nü resmine yoğunlaşır. Yurda geri döndüğünde İlk Türk kadın ressamlarından biri olarak yaşamını resme adar. Eğitimini aldığı resim tarzının Türkiye'de geçerlik kazanabilmesi için nü resmini hamam resmine uyarlar. Yaşamının büyükçe bir bölümünü sıkıntı ve mücadele ile geçiren oğlu Nâzım'a çok defa arka çıkar Celile Hanım. Nâzım'ın Bursa'da geçirdiği hapishane yılları boyunca ona yakın olabilmek için Bursa'da ev tutar.

    Düşündüğünden dönmeyen, başı dik bir insan olan Celile Hanım, Nâzım'ın açlık grevi yaptığı dönemde, destek amacıyla Galata Köprüsü üzerinde pankart açarak imza toplar. Çok üretken bir ressam olan Celile Hanım, sabahtan akşama kadar köşesinde zor rastlanır bir titizlikle çalışır. Belli bir yaştan sonra gözlerine katarakt indiğinde resim çalışmalarını sürdürebilmek için üç gözlük üst üste takar. Çok sayıda resim üreten Celile Hanım, bunların çoğunu etrafındakilere seve seve dağıtır. Bu yüzden ailesi çevresi dışında da çok sayıda resmi bulunmaktadır. Özellikle hamam resimlerini verirken bir koşul öne sürer Celile Hanım: "Bunu yatak odasına değil, salona asın lütfen..."


    3 ŞUBAT 2001 SABAH GAZETESİ
    CUMARTESİ EKİ